Ulusal Güvenlik ve Genetik

Doç. Dr. Hilâl Özdağ


Yirminci yüzyılın özellikle son yirmi yılından itibaren bilimsel araştırmaların odak noktalarından birini oluşturan genetik bilimi, temel prensipleri ortaya konulup, sınırları veya sınırsızlığı keşfedildikçe başta insan sağlığı olmak üzere, tarım, hayvancılık, çevre gibi toplumların idamesi için şart olan ve dünya ekonomik dengeleri üzerinde tarih boyunca etkin olmuş ve olmaya devam edecek olan sahalarda çok güçlü manipülatif bir araç olarak ortaya çıkmıştır. Böylesi bir potansiyeli barındıran bir bilim dalı ve onunla entegre olmuş bir teknolojinin milletlerin güvenliği ve stratejik planlarında yeralmaması düşünülemez. Anılan potansiyeli bir kurgu çerçevesinde biraraya getirirsek nasıl bir tablo ile karşı karşıya kalırız:

Gelişmiş ülkelerde birçok hastalığın tedavisi 2015 yılına dek cömert sağlık harcamaları ve tıptaki önemli gelişmeler sayesinde başarılmış olacak. Biyoteknoloji devrimi gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların sağlığında daha etkin iyileşmelere imkan tanıyacak. Bununla beraber insan sağlığını tehdit eden hastalıklar dünya için önemli bir problem olmaya devam edecek. Gelişmiş ülkeler daha ziyade bulaşıcı olmayan hastalıklarla uğraşırken gelişmekte olan ülkeler bulaşıcı hastalıklarla mücadele etmeye devam edecekler. Tüberküloz, sıtma, hepatit ve AIDS artarak yayılmaya devam edecek. Gelişmekte olan ülkelerin önemli bir kısmında AIDS, tüberkülozla beraber en önemli ölüm nedenlerinin başında gelecekler. AIDS yalnızca Afrika için değil, Hindistan, Güneydoğu Asya, eski Sovyetler Birliğine bağlı birkaç ülke ve muhtemelen Çin için önemli bir problem haline gelecek. AIDS en çok etkilediği ülkelerde gayrisafi iç hasılanın %1’i kadarıyla ekonomik büyümeyi geriletecek ve sağlık harcamalarının %50’sini yiyecek.

Tarım teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde besin üretiminde dünya genelinde ciddi bir problem yaşanmayacak gibi görünüyorsa da su önemli bir sorun olmaya artarak devam edecek. 2015 yılında Dünya nüfusunun yarısı (3 milyardan fazla) su darlığı çeken ülkelerde (kişi başına 1700 metre küp) yani Afrika, Ortadoğu, Güney Asya, ve Kuzey Çin’de yaşayacaklar. Türkiye barajları ile bir hedef teşkil etmeye devam edecek.

2015 yılına gelindiğinde biyoteknoloji devrimi hastalıklarla mücadele, besin üretiminin arttırımı, çevre kirliliğinin azaltılması, hayat niteliğinin arttırılması konularında dev adımlar atmış olacak. Genomik profilleme ile hastalıkların genetik temelleri çözülürken, biyomedikal mühendislik yeni cerrahi yaklaşımları, organların değişiminde daha iyi organik ve suni transplantlar bunların da ötesinde kök hücre çalışmalarının ilerlemesi ile organ transplantasyonu ve verici bulma sorunları ortadan kalkacak, besin üretiminin verimini, kalitesini arttıracak genetik modifikasyonlar gelişmiş olacak.

Yukarıdaki üç paragrafta çizilen tablo bu yazının yazarına ait kurgular değil 2001 Kasımında Amerikan Ulusal İstihbarat Konseyi tarafından hazırlanmış olan ve önsözünü CIA başkanının kaleme aldığı “2015’e dek Global Teknoloji Senaryoları” raporudur ve yukarıda ifade edilen öngörüler ışığında ABD’nin milli ve ekonomik güvenliğinin bilim ve teknoloji yaratıcılığındaki dünya liderliğini devam ettirebilmesiyle olabileceği vurgulanmıştır. Bu raporu hazırlayan panel, ABD milli güvenliğine yüksek etkisi olduğu ve olacağı öngörülen teknolojilerin altını çizmiştir: gen terapi, kablosuz iletişim, klonlanmış-genetik müdaheleye uğramış organizmalar, MikroElektroMekanik Sistemler (MEMS) ve nanoteknoloji.

Ulusal İstihbarat Teşkilatı 2004 yılında bu kez benzeri bir raporu 2020 yılı için projeksiyonlar yaparak Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya üzerinde halihazırda sahip olduğu iktidarı koruyabilmesi için ağırlık vermesi, üzerinde özellikle çalışması gereken saha ve teknolojileri bir kez daha belirlemiştir. Bu raporda biyoteknolojinin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında dev uçurumu belli alanlarda daraltmada etken olacağının altı çizilerek özellikle başta AIDS olmak üzere bulaşıcı hastalıklarla olan mücadelede önemli yol alınacağı belirlenmiştir. Aynı raporda biyoteknolojik gelişmeler karşısında birçok gelişmekte olan ülkenin de bu teknolojiye katkıda bulunmak ve bu teknolojiden yararlanmak üzere yerli şirket ve enstitülerle girişimde bulunacağı öngörülürken 2015 öngörü raporu gibi biyoteknoloji ile üretilen bilginin kötü niyetli ellere geçmesi durumunda biyolojik savaş ve terörün ülke için ciddi bir tehdit yaratacağı ifade edilmiştir.

Bundan beş yıl önce 11 Eylülü takip eden günlerde ABD’de posta ile gönderilen bazı mektuplarda şarbona rastlanmasının ardından alevlenen biyoterörist saldırı endişeleri neticesinde ABD hükümeti biyogüvenlikle ilişkili çalışmalara 36 milyar dolarlık bir yatırım yapmıştır. 2001 yılının sıcak gelişmeleri sırasında sözkonusu çalışmalarla ilgili dikkate değer bir tepki yaşanmamış ancak aradan geçen beş yılın ardından anılan çalışmaların devam ediyor yeni biyosavunma laboratuvarlarının inşa ediliyor olması nereye kadar sorusunu kamuoyunun gündemine getirmeye başlamıştır (Nature, 2006, 444, 2).

Amerikan Ulusal Bilimler Akademisine (National Academy of Sciences) bağlı Ulusal Araştırma Konseyi (National Research Council) tarafından hazırlanmış olan “Global Teknolojilerinin İlerleme Devrinde Sürprizlerle Karşılaşmamak” başlıklı raporda biyolojik ve biyokimyasal teknolojilerle ilgili araştırmaların üniversite laboratuvarları ile biyoteknoloji şirketlerinin ve ordunun araştırma laboratuvarlarında sürdüğünü belirlerken askeri araştırma laboratuvarları ile biyoteknoloji şirketleri tarafından yürütülen araştırma sonuçlarının üniversite araştırmalarından farklı olarak kamunun bilgisine kapalı olduğunun altını çizmektedir.

Insanlık tarihi için belki de en büyük dönüm noktalarının yaşandığı 20. yüzyıl atom ve uzay çağının başlangıcını teşkil etmiş ve bu teknolojiler küresel çerçevede ve uluslarası ilişkiler temelinde dünya dengelerinin oluşmasındaki temel unsurların arasında yeralmıştır. 19. yüzyılın sonlarında kalıtımın temellerinin keşfinin önemi ancak 1920’lerde kavranmış ve 1950’lerin ortalarında kalıtımdan sorumlu molekül olan DNA’nın yapısının çözülmesinin ardından genetik biliminde yeni bir çağın ilk adımları atılmaya başlamıştır.1970’li yılların başından itibaren rekombinant DNA teknolojisinin uygulamalarının başlaması ile DNA’nın canlılığın ortak kalıtım materyeli olması gerçeğinden yararlanarak canlı türleri, aileleri, takımları ve hatta alemleri arasında genetik materyel aktarımı yapılmaya başlanmıştır. Bu teknoloji kısa sürede öncelikle sağlık alanında sonrasında ise tarım sektöründe ne denli büyük etkiler yaratabileceğinin sinyallerini vermiştir.


www.genome.bumd.edu adresinden alınmıştır.

İnsanoğlu’nun canlı organizmayı yeni bir ürünün ortaya çıkarılması için ilk kez kullanarak ilk biyoteknolojik ürün olan yoğurdu üretmesinin üzerinden binlerce yıl geçtikten sonra rekombinant DNA teknolojisi biyoteknolojinin önündeki sınırları neredeyse yok edecek şekilde devreye girmiştir. Canlılığın şifresinin çözülebilmesi ve bu teknolojinin bütün kapasitesi ile kullanılabilmesinin sağlanması için 1990’lı yıllarda uluslararası dev işbirlikleri ile genom projeleri başlatılmış ve 2000’li yılların başında birçoğu sonuçlandırılmaya başlanmıştır. Bu projelerin sonuçlarının açığa çıkması ile genetik biliminden genombilime geçiş süreci başlamıştır. Bu süreç yüksek bir ivme ile sürekli olarak dev bir bilgi üretmektedir. İnsan sağlığı, tarım ve hayvancılık bu bilgiden en çok nasiplenen sahalardır. Bu bağlamda yazının başında Ulusal İstihbarat Konseyinin 2015 ve 2020 yıllarına yönelik yaptıkları projeksiyonlar bir kurgu olmanın çok ötesinde somut gösterge ve dayanakları olan öngörülerdir.


www.hgsc.bcm.tmc.edu adresinden alınmıştır.

Biyoteknoloji ve Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar

Genombilim ve biyoteknolojinin ekonomik çerçevede en etkin olduğu ve olmaya da devam edeceği alan tarım sektörü ve bu sektöre giriş yapan Genetiği Değiştirilmiş organizmalardır. GDO’lar sürekli artan nüfus ile sürekli olarak azalıp çevresel kirlenme nedeniyle harap olan doğal kaynakların dünyayı besleyememe noktasına gelme tehlikesine karşı çok önemli çıkış noktasını teşkil etmektedir. Ancak gerek bu teknolojinin yaygın uygulamasının global şirketlerin elinde oluşu gerek doğanın normal işleyişine böylesi bir müdahalenin çevreye olası menfi etkilerinin sonuçlarının bugün itibariyle birçok spekülasyona açık olması GDO’lara karşı başta sivil toplum örgütleri liderliğinde olmak üzere ciddi ve örgütlü tepkiler bulunmaktadır.

Tarih içinde göçebe hayatından tarım toplumuna geçen insanoğlu bu adımı attığından bu yana daha dayanıklı, daha verimli, daha besleyici, daha lezzetli hasat elde edebilmek için uğraşmış ve bu amaçla ıslah teknikleri geliştirmiştir. Bugün yediğimiz mısırın, üzerinde birkaç cılız tane taşıyan, 3-5 santimlik atası teosint ile benzerliği çok azdır. Genetiğin kurallarından ve işleyişinin inceliklerinden habersiz olan tarım toplumu, kalıtımın varlığını gözlemleyip, tespit edebilmiş ve istenen özellikteki bireylerin seçilip çoğaltılması, istenen özelliklere sahip farklı bireylerin melezlenmesi suretiyle doğanın işleyişine müdahale edebileceğini görmüştü.

Bitki biyoteknolojisi yeni bir terimi özellikle gelişmiş ülkelerde güncel dilin içine sokmuştur. GD (
Genetically Modified-Genetik Değiştirilmiş) canlılar önceleri transgenik (gen aktarımı yapılmış) bitki ve hayvanlarla uğraşan bilimadamlarının laboratuarlarında iken, üretimlerinin başarıya ulaşmaya başlaması sonucunda biyoteknoloji şirketleri ile tarım ve gıda endüstrisinin üzerine yatırım yapmaya başladıkları bir saha haline gelmiştir. İlk genetiği değiştirilmiş bitki 1983 yılında üretilen bir çeşit antibiyotiğe dirençli tütün olmuştur. 1986 yılında Amerikan Çevre Koruma Ajansı (EPA-Environmental Protection Agency) herbisitlere dayanıklı genetiği değiştirilmiş tütünü onaylamıştır. 1994 yılında, müteakip yıllarda dev biyoteknoloji şirketi Monsanto tarafından alınacak olan Calgene firmasının FlavSarv domatesi, EPA’nın onayı, daha kuvvetli tadı ve daha uzun raf ömrü ile manavlarda satılan ilk GD ürün olmuştur.


http://winecountry.it adresinden alınmıştır.


Doğa bilimlerinde yapılan araştırmaların bir kısmı özellikle insanla ilgili olmayanları kamuoyu ve sokaktaki insan için önemsiz ayrıntılar, bilim adamlarının şahsi merakları olarak algılanmaktadır. Oysa ki ileriyi görme yetisi olan devletler büyük paraları büyük planlara yatırmaktadır. Doğa bilimlerinde yıllar süren araştırmalarla elde edilen bilgiler zaman içinde ekonomiye artı değer ekleyecek araçlara dönüştürülmektedir.

Ortaya çıktığı ilk yıllarda virus ve bakterilerde uygulama saha ve imkanı bulan rekombinant DNA teknolojisi, genetik bilimindeki bilgi ve keşiflerin ivmesel artışıyla gen aktarımını yüksek organizasyonlu canlılar için de mümkün kılmıştır. Herbisitlere dayanıklı mısır, pamuk, beta karoteni (A vitamini öncülü) yüksek oranda içeren pirinç, tuzlu topraklarda yetişebilen domates, kafeinsiz kahve bitkisi, esas itibariyle yoktan bir virüs inşa edebilme noktasına gelen (Nature News, 14 Kasım 2003) insanoğlunun önünde yegâne engelin kendi hayalgücünün sınırları olduğunu söylemek mümkün hale gelmiştir.

Bu teknolojiyi ve aracılığı ile yapılabilecekleri keşfeden bilim adamları laboratuarlarında yoğun deneylere girişmişlerdir. Genom projelerinin (çeşitli virus, bakteriler, buğday, inek, çeşitli balıklar, şempanze, fare, insan….) tamamen sonuçlanması yani dizilerin okunmasını takiben genlerin işlevlerinin belirlenmesi ile değişik canlı alemlerinin çeşitli takım, cins ve türlerinden seçilip yukarıda bir kısım örneği sayılan model organizmaların genomlarından hareketle, canlılar alemindeki pekçok canlının hayatiyetini sağlayan, onlara farklı görünüm, kapasite, nitelikleri sağlayan birçok gen tanımlanıp, izole edilmiş olacaktır. Bu yüklü bilgi külliyatı halihazırda gelişmiş ülkelerin laboratuarlarında kazanılmaya devam edilmektedir. Külliyat tamamlandıkça hastalıkların tespit ve tedavisi, bir canlıdaki özellik, yeteneğin bir diğer canlıya aktarımı dolayısıyla daha verimli, daha besleyici, daha yararlı, daha dayanıklı hayvan ve bitkilerin üretimi her geçen gün daha geniş anlamda mümkün hale gelecektir. Genom projelerinin devasa hazineler olduğu ve bu nedenle gelişmiş ülke hükümetleri ve bilim camialarının genom araştırmalarına dev destek ve mesai ayırmaya devam ettiklerine işaret eden önemli bir haber 30 Nisan 2003 tarihinde İngiliz bilim dergisi Nature’nin haberleri arasında çıkmıştır. 2002 yılı Ocak ayına dek başkanı olduğu Celera Genomics şirketinde insan genom projesini, uluslararası bilim camiasının başlatıp sürdürdüğü insan genom projesinden bağımsız olarak yürütmüş ve aynı anda tamamlama başarısını göstermiş olan (Venter CJ ve ark, 2001, Science, 291, 1304-1351) Craig Venter, başkanı olduğu Institute for Biological Energy Alternatives şirketi ile Amerikan Enerji Bakanlığından 3 yıl için 9 milyon dolarlık bir proje almıştır. Proje kapsamında Atlantik Okyanusu ile Azorlar ve Batı Hint Adaları arasında kalan Sargasso denizinde yaşayan bütün mikroorganizmalarının genomları dizilenmiştir (Venter JC ve ark, Science, 2004, 304, 5667, 66-74). Mikroorganizmalar için besin maddesinin sınırlı olması nedeniyle tür çeşitliliğin de az olacağı düşünülerek seçilen bu bölgede beklenildiğinin aksine bir tür çeşitliliği saptanmıştır. Nihai noktada binlerce türün varlığı tahmin edilmektedir. Bu projeden açığa çıkacak bilgi bu canlıların hayatta kalmak için nasıl enerji ürettiklerini ortaya koyacaktır. Bu bilgi de insanoğluna alternatif enerji üretme yollarını sunabilecektir. Dünya genom hazinesi daha nice bilgiyi bünyesinde barındırmaktır.

Neden genetiği değiştirilmiş?

2002 yılında Amerikan Milli Besin ve Tarım Politikaları Merkezince (NCFAP-National Center for Food and Agricultural Policy) gerçekleştirilen bir çalışma, altı genetiği değiştirilmiş bitkinin (soya, mısır, pamuk, papaya, şalgam, kabak) 1.8 milyon ton daha fazla mahsül, 1.5 milyar dolar daha fazla geliri getirdiğini ve pestisit kullanımını yaklaşık 21 bin ton azalttığını göstermiştir. 2030 yılında dünya nüfusunun sekiz milyara ulaşması beklenmektedir ki bu beslenmesi gereken ilave iki milyar insan anlamına gelmektedir. Birleşmiş Milletler raporuna göre bu sayıda insanın beslenmesi, tarım üreticilerinin ancak önümüzdeki 25 yıl içinde üretimlerini en az ikiye katlamaları durumunda mümkün olabilecektir. AgroBioWorld vakfı kurucusu C.S. Prakash’a göre çiftlik veriminde artma olmadığı takdirde bu kadar insanın beslenmesi ancak 2050 yılına dek 16 trilyon metrekarelik bir sahanın daha tarıma açılmasıyla mümkün olacaktır. Bu alan Birleşik Devletler kıtasının iki katı bir sahaya denktir. Varolan tarım alanlarından azami verimi elde etmek hayati önemdedir zira dünya üzerindeki 87 trilyon metrekarelik tarım ve orman arazisinin %25’i aşırı-yanlış kullanım ve erozyona kurban gitmiştir. Biyologların önemli korkularından biri olan dünya üzerinde kalan 2.4 trilyon metrekarelik tropikal orman arazisinin yarısının tarla açmak suretiyle yokedilme olasılığı, bütün insanlığın en büyük endişelerinden birisi olmalıdır.

Genetiği değiştirilmiş bitkiler daha az herbisit (ot öldürücü) kullanımını mümkün kılmaktadır. Genetiği değiştirilmiş bitkilerin yetiştirilmesi için tek çeşit herbisit yeterken doğal bitkiler çok miktarda ve farklı çeşitte herbisit kullanımını gerektirmektedir. Genetiği değiştirilmiş bitkiler bu nedenle çevre için daha güvenli ve üretimleri çok daha ucuzdur. Benzeri şekilde böceklere dayanıklı olarak tasarlanıp üretime geçirilen genetiği değiştirilmiş bitkiler pestisit (böcek öldürücü) kullanımını azaltmak suretiyle çevre kirlenmesine neden olmayacak ve daha ucuza malolacaktır. Bitkilere yapılan genetik müdahale ile ek vitamin ve mineraller taşıyan daha besleyici ürünler elde etmek mümkün olmuştur. Her yıl 250 ila 500 bin çocuğun A vitamini eksikliği nedeniyle görme duyusunu yitirdiği dünyamızda, yüksek miktarda beta karoten (A vitamini öncülü) içerecek şekilde tasarlanan “Altın Pirinç” buna iyi bir örnektir. Örnekleri artırmak istersek, araştırıcılar meme ve prostat kanseri ile mücadele etkisi olduğu gösterilen likopen maddesini üç kat daha fazla içeren domates, kalp-damar hastalıklarında olumlu etkisi gözlenen E vitaminini on kat fazla içeren mısır, soya, şalgam bitkilerinden üretilen bitkisel yağlar, pirinç, buğday, yerfıstığı benzeri besinlere alerjisi olan yaklaşık 50 milyon insan için bu bitkilerin daha az alerjen içeren çeşitlerini tasarlamaktadırlar. Yapılan genetik değişiklerle raf ömrü uzatılan genetiği değiştirilmiş bitkiler de ekonomiye ciddi bir artı getirmektedir. Dünya nüfusunun önemli bir kısmının fakirlikle mücadele ettiği ve iyi beslenemediği düşünüldüğünde tarımda üretim maliyetini düşürmenin hayati önemde olduğu ortadadır. Yine aynı noktadan devam edildiğinde dünya nüfusunun gezegenin doyurabileceği kapasitenin üzerine çıkmaya başladığı bu çağda daha hızlı büyüyen, herbisitlere toleranslı, zararlı böceklere, kuraklık ve tuza dayanıklı bitkilerin insanoğlunun açlıkla mücadeledesinde en güçlü silahı olacağı görülecektir.

2002 yılı verilerine göre dünyada üretilmekte olan dört ana genetiği değiştirilmiş tarım mahsülünden soya fasülyesinin toplam 72 milyon hektarının 37 milyon hektarı genetiği değiştirilmiş iken (%51), toplam ekili 34 milyon hektar pamuk alanının 7 milyon hektarı (%20) genetiği değiştirilmiş pamuktan oluşmaktadır. Dünyada ekilen toplam 25 milyon hektar şalgamın 3 milyon hektarı (%12), 140 milyon hektar alana ekilen mısır bitkisinin ise 12 milyon hektarı (%8) genetiği değiştirilmiş üründür (Nature, 2003, 425, 625).

Amerika Birleşik Devletleri genetiği değiştirilmiş besinlerin en yaygın olarak üretilip kullanıldığı ülke olarak öne çıkmaktadır. Bu ülkede üretilen mısırın %40’ı, soya fasülyesinin %81’i, şalgamın %65’i, pamuğun ise %73’ü genetiği değiştirilmiş mahsüldür. Ülke kamuoyunun genetiği değiştirilmiş ürünlere olumlu yaklaşıyor olması ABD’nin işini kolaylaştırmaktadır. Bu ülkede satışa koyulan ürünlerin genetiği değiştirilmiş olarak etiketlenmesi gerekmemektedir. Kanada da genetiği değiştirilmiş ürünlere olumlu yaklaşan ve geniş olarak üreten ülkeler arasında yeralmaktadır. Ancak tarım biyoteknoloji devi Monsanto şirketinin piyasaya süreceğini açıkladığı genetiği değiştirilmiş buğday, Kanadalı buğday üreticilerinde bu ürünün ihracatını olumsuz etkileyebileceği endişesini uyandırmıştır.

Asya’da genetiği değiştirilmiş bitki üretimine ilk yeşil ışık yakan ülke Filipinler olmuştur. Bir çeşit insektisit üretmek suretiyle daha kolay yetiştirilebilen Bt Mısır bu ülkede ekilen ilk GD bitki olmuştur. Bunu çeşitli GD pirinç türlerinin izleyeceği beklenmektedir. GD bitki tarımı ile ilgili yoğun araştırmaların sürdüğü Çin yakın bir zaman önce ürünlerinin ticari onayını batı dünyasında transgenik ürünlere karşı oluşan hassasiyet nedeniyle geciktirme kararı almıştır. Ancak ABD tarafından anlaşılan odur ki Çin, kendi ürün çeşitlerinin ülke dışındaki ürünlerle rekabet edebileceği düzeye gelene dek bekleme kararı almıştır. Bu ülkede üretilen pamuğun yarısı GD ürünüdür ve bunun da büyük bir kısmı Çin tohumu değil Amerikan Monsanto tohumu kaynaklıdır.

Japonya bilim bütçesinde ciddi bir payı tarım biyoteknolojisine ayırmıştır. Halihazırda 38 genetiği değiştirilmiş bitki ticari satış onayı beklerken, 55 ürün Sağlık Bakanlığının besin güvenliği gereklerini başarıyla tamamlamıştır. Ancak Japon kamuoyunun GD ürünlere yönelik olumsuz tavrı sonucu oluşan talep noksanlığı bu ürünlerin ticari üretimine imkan tanımamaktadır.

Meksika’da kanuni düzenlemelerin aksine transgenik pamuğun yetiştirildiği bilinmektedir. Dünyanın en eski ve çeşitli mısır türlerini barındıran bu ülkede 5 yıl önce, genetik mirası korumak üzere hükümet genetiği değiştirilmiş mısır üretimini yasaklamıştır. Ancak araştırma sonuçları Meksika mısırında transgenlerin varlığını göstermiştir. Etiketlenmemiş GD mısırın ülkeye ithalinin buna yolaçmış olması muhtemeldir. GD bitkilerden doğal türlere gen akışının olabileceği, üzerinde önemle durulmakta olan bir husustur.

Afrika’da genetiği değiştirilmiş tarımı yapılan yegâne ülke halihazırda Güney Afrika Cumhuriyetidir. Son zamanlarda alevlenen GD karşıtı eylemlere rağmen ülkede üretilen pamuğun %80’i, mısırın %20’si ve soya fasülyesinin %11’i GD’dir. Güney Afrika Cumhuriyeti bu ay ilk kez gelişmekte olan bir ülke olarak bütünüyle kendi üretimi olan ve topraklarında yaygın olup mısır mahsülünü perişan eden mısır virüsüne dayanıklı genetiği değiştirilmiş bir mısır bitkisinin tarla ekim denemelerine geçileceğini açıklamıştır. Bu deneme her ne kadar başarısızlıkla sonuçlanma riskini (laboratuvarda dirençli hale getirilen bitki tarlada birkaç kuşak sonra bu özelliğini yitirme ile karşı karşıya kalabilir) taşıyorsa da bütünüyle gelişmekte olan bir ülkenin ürünü olması sebebiyle önemli bir başarı olarak değerlendirilmektedir (Sinha G., Science, 2007, 315, 5809: 182-183).

Dünyanın en büyük pamuk üreticisi olan Hindistan’da hükümet insektisite dayanıklı pamuğun ticari üretimini 2002 yılında onaylamıştır. Ülkede yüksek protein içerikli patates, yüksek verimli hardal, kuraklığa ve tuza dirençli pirinç bitkileri ile ilgili araştırmalar sürmektedir. Hindistan’da da çevre koruyucusu örgütler GD konusunda hassasiyet göstermektedirler.

Brezilya genetiği değiştirilmiş soya fasülyesinin ekimine onay vermiştir. Bu konuda 1998-1999 yılında alınmış olan yasak nedeniyle ülkedeki araştırmalar sekteye uğramıştır. Ancak yasağa rağmen çiftçiler GD soya ekimine devam etmiştir. Brezilya’da ekilen GD soya komşu Arjantinden ithal edilmiştir. Güçlü bir GD yanlısı hükümete sahip olan Arjantin’de soyanın %90’ı, mısırın ise %50’si transgeniktir.

Avustralya’da çiftçilerin halihazırda yetiştirdikleri pamuğun %30’unu insektisit üreten GD türlerden oluşabilmektedir. Daha geniş anlamda ekimin böceklerde insektisitlere karşı direnç geliştirebileceği endişesi bu tip bir önlemi uygulatmaktadır. Ancak gelecek ekim döneminde iki farklı tipte insektisit üreten yeni GD pamuğun ekim onayının çıkması bu sorunu ortadan büyük ölçüde kaldıracaktır. Bu türün ekimi ile pamuk hasılatının %80’inin GD olması beklenmektedir.

2003 yılının 29 ekiminde Yeni Zelanda genetiği değiştirilmiş bitkilerin ekimine dair yasaklamayı kaldırmıştır. Ülkede pamuk, soya ve şalgam üretimi dikkate değer miktarda değildir. Mısır üretiminin yapıldığı Yeni Zelanda’da mısır zararlıları çiftçilere sorun çıkarmamaktadır. Bu nedenle Bt mısırın üretimi de düşünülmemektedir. Ancak GD ürünlerle ilgili yasağın kalkması ile çiftlik ölçeğinde GD bitki denemelerinin başlaması mümkün olacaktır (Nature, 2003, 425, 625).

Biyoteknoloji ve Biyoinformatik

Biyoteknoloji ve bu teknolojinin omurgasını oluşturan genetik yaşadığımız genombilim çağında herbir araştırmada milyonlarca veri üretmektedir. Bu dev veri yığınıyla başa çıkabilmek için veritabanları oluşturulmuş, oluşturulan bu veritabanları zaman içinde birbirlerine entegre edilmiştir. Bu süreç içinde bu verilerden bilgi üretebilmek, verileri anlamlandırabilmek üzere genetik, matematik, istatistik, bilgiyasayar bilimleri biraraya gelerek biyoinformatiği oluşturmuştur. Bugün genombilim keza proteombilimin ürettiği veriyi biyoinformatiğin yardımı olmaksızın bilgiye çevirmek mümkün değildir. Bugün genetik teknolojisinden yararlanmak isteyen ve esas itibariyle güvenliği gereği buna mecbur olan bir ülkenin gerek gelişmiş ülkelerin üretip internet üzerindeki kamuya açık veritabanlarına yükledikleri verilerden gerek kendi ürettiği veya üreteceği verilerden yararlanabilmesi için biyoinformatik bilgi ve fizik altyapısını oluşturmuş olması elzemdir.


http://www.ciat.cgiar.org adresinden alınmıştır.

Biyoinformatiğin uygulama sahası ortaya beklenmedik araçlar çıkarabilmektedir. Biyoinformatiğin üzerinde çok yoğun olarak çalıştığı DNA dizilerindeki kodlama sisteminin dijital sistemlerin kullandığı ikili düzenden farklı olan dört harf üzerine kurulu olmasından hareketle DNA kodlama sisteminin gizli veri veya bilgi aktarımında kullanılabileceği açığa çıkmıştır. Fiziksel olarak ifade edildiğinde DNA dizilimlerinin potansiyel olarak herbir ikibuçuk santimetre kare üzerinde 1 milyon gigabit üzerinde veri yoğunluğunu barındırabilme kapasitesi vardır. Bu potansiyelin büyüklüğünü daha belirgin olarak anlayabilmek için sıradan bir bilgisayarın sabit diskinin ikibuçuk santimetre kare alanda 7 gigabit barındırdığı gözönünde tutmak gerekir. IBM’in DNA dizilim verisi içinde bilgi saklamaya yönelik bir yazılım geliştirdiği bilinmektedir.

Biyoteknoloji, Genetik, Uluslararası Dengeler ve Türkiye

21. yüzyıl global dengelerine etki edeceğine kesin gözüyle bakılan genetik ve biyoteknolojinin hiçbir devletin ulusal stratejik planlarında gözardı edemeyeceği bir alan olduğu açıktır. Gelişmiş ülkelerin yıllardan beri farkında olduğu bu gerçek gelişmekte olan ülkelerin de ilgi sahalarına girmeye başlamıştır.

2002 yılında ODTÜ’de düzenlenen Ulusal Bilim Paneli’nde Sayın Aykut Göker tarafından sunulan “Türkiye’de 1960’lar ve Sonrasındaki Bilim ve Teknoloji Politikası Tasarımları Niçin [Tam] Uygula[ya]madık?” başlıklı bildirisinde 1980’li yıllarda 1983-2003 Türkiye Bilim Politikası programını hazırlayan dönemin devlet bakanı Prof. Dr. Nimet Özdaş’ın bu program ile ilgili olarak 2000 yılında hazırladığı yayından alıntıladığı “
1981-1983 yıllarında Türk Bilim Politikası hazırlanırken bizim için belki G. Kore iyi bir örnek olabilirdi. Ancak o yıllarda G. Kore daha kendini tam ispatlamamış olduğundan [bu ülkenin] bilim ve teknoloji politikaları hakkında hiç bilgimiz yoktu. Diğer taraftan yayınlar açısından 1982’de Türkiye 43, G. Kore ise 47’nci ülke idi. G. Kore’nin, sadece, AR-GE sistemine büyük yatırım yaptığı biliniyordu. Japonya’nın ise II. Dünya Savaşı’ndan önce bile kuvvetli bir sanayi bazı vardı ve Savaş’tan sonra A.B.D.’nin yardımı ve desteği de değişik boyutta idi. Aradaki ölçek farkından, Japonya da bizim için aradığımız bir örnek olamazdı. Dolayısı ile Türk Bilim Politikası çalışmalarına gelişmiş Batı Ülkeleri’nin uyguladıkları politikaları bilerek; fakat kimseyi tam örnek almadan, kendi yolumuzu kendimiz bulalım diye yola koyulduk. Türk Bilim Politikası, 1983’te yayımlandıktan birkaç yıl geçtikten sonra, G. Kore’nin bilim politikası dokümanı elimize geçti; büyük benzerlikler olduğunu gördük. Aramızda sadece çok önemli bir fark vardı. Onlar Japonya’dan adapte ederek hazırladıkları politikaları kararlılıkla uyguladılar. Biz ise uygulamadık ve dünyanın en önemli ve değerli iki kaynağından biri olan zamanı en az on yıl israf ettik.” saptaması Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu geniş perspektifte net olarak ortaya koymaktadır. Ancak Türkiye’nin bu gelişmeler ışığında halihazırda bulunduğu konumu daha ayrıntılı ve belirgin olarak ortaya koymak için anılan çerçevede ülkenin sahip olduğu artı ve eksilerin tespit edilmesi gerekmektedir. Esas itibariyle TÜBİTAK’ın öncülüğünde seçkin Türk bilim adamlarınca hazırlanmış olan Vizyon 2023 raporunda bu değerlendirme gereğince yapılmıştır.

2006 Kasımının ilk sayısında İslam dünyasında bilimi inceleyen İngiltere menşeili dünyanın en önde gelen bilim dergilerinden Nature, İslam ülkelerinin bilim dünyasındaki son derece az gelişmiş konumlarını somut veriler ışığında değerlendirirken Türkiye’nin İslam ülkeleri arasında oldukça farklı ve gelişmeye açık olan konumunun altını çizmiştir (Nature, 2006, 444).

Biyoteknoloji ve genetik sahasında ilerleme öncelikle olarak üretilmiş olan veri ve bilgileri değerlendirebilecek bilgi altyapısı ile yeni veri ve bilgi üretecek fiziki altyapıyı gerektirmektedir. Türkiye özellikle son 15 yıldır gerekli bilgi altyapısına kavuşabilmek için hem yurtiçinde çalışmakta hem de yurtdışına yüzlerce genç beyni göndermek suretiyle çok önemli bir yatırım yapmaktadır. Ayrıca yeterli ölçüde olmamakla beraber son 10 yıl içinde genetik sahasına akademik platformda yapılan yatırımlarda ciddi bir artış gözlenmektedir.

Ancak Türkiye’nin anılan teknolojiden faydalanması konusunda öncelikli alanların saptanmış olduğu Vizyon 2023 çalışmasına ne ölçüde itibar edildiği çok net değildir. Yine bu çerçevede yurtdışında yetişmiş ve yetişmekte olan beyinler için bir devlet politikasının varolduğundan bahsetmek pek mümkün görünmemektedir. Devlet bursu ile gönderilen genç beyinler dönüş itibariyle son derece zayıf altyapılı üniversitelerde tek başlarına bırakılırken kendilerinden bir araştırıcı olmaktan ziyade birer üniversite öğretmeni olarak istifade edilmektedir. Kendi buldukları imkan ve burslarla yurtdışında tahsil gören genç beyinler ise zaten devletin görüş sahasına girmemektedir. Beyin göçü gelişmekte olan birçok ülke için ciddi bir sorundur. Ancak önceliklerin doğru belirlenmesi ve gerekli stratejik yatırımların zamanında yapılması sonucu Çin, Hindistan, Singapur, G. Kore dışarda yetişen beyinlerini geriye döndürüp doğru ve verimli olarak istihdam etmeyi bildiği için biyoteknoloji ve genetik sahasında ciddi atılımlar yapmıştır.

Türkiye biyoteknoloji ve genetik sahasında yetişmiş yeterli sayıda Türk insanına sahip olduğu gibi üzerinde oturduğu coğrafya nedeniyle bütün Avrupa’nın sahip olduğu bitki ve hayvan çeşitliliğin üstünde bir çeşitlilik ile bir hazine değerinde olan gen havuzuna sahiptir. Oysa değil bu hazinenin dökümünün yapılması ülkeye giren tohumların denetiminin dahi yapılması için gerekli düzenlemeler yapılmamıştır. Avrupa Birliği ile uyum yasaları kapsamında Kasım 2006 tarihinde kabul edilen 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu ile önümüzdeki dönemde çıkması beklenen biyogüvenlik yasası kapsamında bu konuda gerekli düzenlemeler yapılmaya çalışılmış ve çalışılmaktadır. Ancak geçtiğimiz aylarda kabul edilen Tohumculuk Kanunu ile ilgili olarak kamu, üniversite ve sivil toplum örgütlerinin içinde yeraldığı yoğun tartışmalar devam etmektedir. Sözkonusu kanunun ülkemizin menfaatine olabileceği gibi küresel şirketler boyutu ile aleyhine olabilecek düzenlemeleri mevcuttur. Bu düzenlemelerin leyhte veya aleyhte olması ilgili kanunu müteakip hazırlanmakta olan ve bu kanunun nasıl uygulanacağının çerçevesinin çizecek olan yönetmeliklerce belirlenecektir. Çıkarılan kanun ve yapılan düzenlemelerin ülke menfaatlerini gereğince koruyup korumadığı, ülkemizin uzun vadeli geleceğini güvence altına alıp alamayacağına dair en objektif ve ilmi değerlendirme Türkiye Bilimler Akademisi’nin yapacağı bir değerlendirme olmalıdır. Tıpkı Amerikan, İngiliz ve Fransız Bilimler Akademileri gibi Türkiye Bilimler Akademisi de birçok menfaattarın bulunduğu bu konuda dezenformasyonu ortadan kaldıran, Türkiye’nin ve sahip olduğu doğal kaynakların gerçek menfaatlarinin nasıl korunması gerektiğini belirleyen değerlendirmelerini kamuoyu ile paylaşmalıdır.

Gelişmiş ülkelere kıyasla son derece kısıtlı olan araştırma kaynaklarının Türkiye’nin öncelikleri esas alınarak kullanılması, akademi ile endüstriyi biraraya getirmeye yönelik teknoparklar ve benzeri platformların gereğince desteklenip özel sektörün bu konuya yatırım yapmakta teşvik edilmesinin, gen teknolojilerinin global dengelerde etkin olduğu ve olacağı gerçeği dikkate alındığında ne denli önemli olduğu ortadadır. Gelişmiş ülkelerin biyo-savunmaya milyarlarca dolar ayırması göz ardı edilmemeli ve biyo-savunma ile bio-saldırı teknolojilerinin esas itibariyle benzer araçları kullanacağı gerçeği gözden kaçırılmamalıdır.