BİLİM TOPLUMU

AKILCILIK
SORMAK SORGULAMAK 3


Trafik ışıklarını söndürün bir anda, alt geçit, üst geçitleri kapayın, trafik polislerini izne yollayın aynı zamanda. Ne olur? Tahmin edebiliyorsunuz değil mi? Bir anda bütün ulaşım yolları tıkanır. Keşmekeş, karmaşa, kaos, kazalar birbirini izler.
18 yüzyılda yaşamış bir İngiliz felsefeci William Paley son yıllarda çok revaçta olan “akıllı tasarım” düşüncesinin öncülerindendir. Paley meşhur saatçi analojisi ile tanınır. O meşhur analojisinde Paley “Issız, hiç kimsenin bulunmadığı bir yerden geçerken bir saate rastlasanız bu saatin buraya tesadüfen bırakıldığını düşünmezsiniz. Saatin mekanizmasının karmaşıklığı bunun bir tasarımcısı olduğunu size düşündürtür. O halde bir saatten çok daha karmaşık bir yapıya sahip olan evrenin bir “saatçiye”, bir “evren inşacısına”, Tanrıya ihtiyacı vardır” demiştir. Uzmanlık sahası ilahiyat olan bir düşünürün bu veya benzer bir muhakeme yürütmesi kendi içinde bütünüyle anlaşılır bir yaklaşımdır. Ancak bilimsel metodlarla ispatı mümkün olmayan, ancak vicdanen “ispatladığınız” bir inancın aracılığı ile bilimsel metodlarla oluşturulmuş bir teoriyi “bilim adına” çürütmeye kalktığınızda, aynen yukarıda ifade edildiği üzere bir keşmekeş, karmaşa, kaos yaratırsınız. Üstelik bu karmaşa sonucu oluşacak kazalar zihinlerde gerçekleşecek ve kayıplar nesiller boyu etkisini gösterecektir.
Geçen yazıda ifade edildiği üzere burada ifade edilmeye çalışılan inancın mı yoksa bilimsel teorinin mi doğruyu gösterdiğini anlatmaya çalışmak değildir. Esas itibariyle bu tarz bir gayret eşyanın tabiatına aykırıdır. Zira bilinen hiçbir bilimsel metodoloji ile varlığını doğrulayamadığınız, ancak vicdanen bütün hücrelerinizde hissettiğiniz bir kavramın bilimsel olarak ispatlanmaya ihtiyacı yoktur. Aynı şekilde teknik ve metodolojik olarak gücünü nesnellikten alan bilimin karşısına inancı yerleştirerek sonuçlanması asla mümkün olmayacak bir tartışma, kavga yaratmanın tek amacı da önceki iki yazıda belirlendiği üzere toplumdan bir sürü yaratmak olabilir.
Bugün bu ülkede hiçbir kurum kurumsallaşamıyor ise; hiç kimse kendi işini layıkıyla yapmıyor ama herkes bu ülkeyi dost meclislerinde “kurtarıyorsa”; son 30 yılda bir meslek sahibi olmak, bilim yolunda ilerlemek için girilen üniversiteye başlamanın yolu neredeyse 10 kez değiştirildi ise; “Uzaya çıkmıyoruz, Mars’ta hayat aramıyoruz, Amerika’yı yeniden keşfetmiyoruz, yalnızca son 30 yıllık süre içinde Milli Eğitim bu kadar yapılıp, bozulur mu” diye tartışıp, hesap soracağımıza; kendinize dahi ait olsa yemeğinizin veya suyunuzun içine düştüğünde o yemeği ve suyu dökmenize neden olan bir kıl parçası üzerinden Türkiye iki kampa ayrıldı ise eğer, bütün bunlar Yüce Atatürk’ün veciz bir ifade ile belirlediği “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir fendir, ilim ve fenden baska yol gösterici aramak gaflettir, dalalettir, cehalettir.” sözünde dikkat çektiği tehlike, yani akılların bilim dışı rehberlere emanet edilmesindendir.
Eğer çılgın değilseniz tıp eğitimi almadan, uzmanlaşmadan ameliyathaneye girip hastalara müdahale etmezsiniz. Zira bilirsiniz ki böyle bir çılgınlığın sonucu hastaların ölümü olacaktır. Avrupa Birliği Müktesebatı diye diye ucu açık bir süreçte binbir türlü tasarrufta bulunanların akıllarına son 50 yılın Milli Eğitim Bakanlarının müktesebatlarını gözden geçirmek hiç gelmiş midir acaba. Sonuçta hastalar değil ama zihinler ölmektedir.
Üçüncü Dünya Ülkelerinin veya daha yumuşak bir ifade ile “gelişmekte olan” ülkelerinin hiçbirisinin bilim toplumu olmaması tesadüf müdür sizce?