BİLİM TOPLUMU

AKILCILIK
SORMAK SORGULAMAK 2

Gazetelerde yayınlanan acı kayıp haber ve ilanlarında hep “amansız” hastalık diye geçer, ismini telaffuzdan bile imtina ederiz kanserin. Truva atı gibi vücudun bir yerine sezdirmeden yerleştikten sonra fırsatını yaratıp bütün vücudu istila eden bir hastalıktır. Üzerine en çok araştırma yapılan hastalıklardan biri olan kanserin teşhis ve tedavisini daha etkin kılacak yeni yöntem ve yaklaşımlar her geçen gün tıbba kazandırılmaktadır. Ancak yayılmış, metastaz yapmış ise doktor için bu hastalığın tedavisi için hala en önemli bilgilerden biri hastalığın hangi odak, hücre, dokuda başladığıdır. Zira eğer çıkış noktası bilinirse en doğru, en etkin ve en spesifik tedavi uygulanabilecektir.
Beyinlerimizin dumur ediliyor olmasında kalmıştık geçen sefer, nereden çıktı bu “kanser” diyorsanız eğer, sorun ne olursa olsun, sorunun odak noktasının tespitinin sorunun çözümüne giden en önemli aşama olduğunu hatırlamakta fayda var derim. Ülkemizin yaşadığı birçok sürüncemede kalmış, çözülememiş, düğümlenmiş sorunların “çözülemez” duruma gelmesinin nedeni de bu yanlış teşhis ve yaklaşımdır derim.
Bütün canlılar içinde yavrusu en zahmetli ve en muhtaç büyüyendir insanoğlu. Bir yere veya birisine tutunmadan yürümesi 2 yaşını bulur, yardımsız yemek yemesi ise 4, 5 yaşını. Tâbi olduğu ebeveynlerinin, çevresindeki kişi ve ortamın etkisi ile şekillenir yapısı, tepkileri, duyguları ve zekası. Bakar, duyar, hisseder, taklit eder, öğrenir, eğitim alır erişkinliğe giden süreçte. Bu süreçte maruz kaldığı bütün etkiler onun beyninin nasıl “kablolanacağını” belirler. Bakması mesela görmesine, gözlemlemesine yetecek midir tek başına? Çekinmeden merak ettiklerini sorabilecek midir? Daha da ötesi mevcudu sorgulayabilecek midir? Yoksa daha beyninin kablolanmasının yeni başladığı dönemlerden itibaren bazı bölgelerin/lobların kablolanması baştan yasak mıdır? Yasaklanacak mıdır?
1985 yılında biyoloji dersi müfredatında evrim teorisinin karşısına alternatif bir “bilimsel” teoriymişcesine yaratılış inancı oturtuldu. Türk Milli Eğitimi için dönüm noktalarından biridir bu karar. Bilim siyaset üstü konumunu kaybettiği anda bilim olma özelliğini kaybeder, zira artık nesnel değildir. Bilimsel bir metodoloji ile ortaya konmuş olan bir teorinin karşısına bir inancı koyduğunuz anda bilimi ortadan kaldırmuş olduğunuz gibi, bilim ve inancı da devlet eliyle iki karşı kutup haline getirmiş olursunuz.
Genç dimağların şekillendiği ilk ve ortaöğretim yıllarında “vicdan” ve bilimi karşı karşıya getiren şartlar, Galileo’nun başına gelenleri hazırlayan şartlardan farklı değildir aslında.
Burada kasıt veya amacım evrim teorisi ve yaratılış inancının doğru veya yanlışlığını göstermek, dünyanın/evrenin varoluşunu “bir şekilde açıklayan” bu iki tarafı irdelelemek değildir. Bu tamamıyla ayrı bir tartışmanın konusudur.
Bilim toplumu olup olamayacağımızı tartışıyoruz, ancak tartışmanın zemini bilinçli olarak kaydırıldığı için tartışmanın odağı da kaymış durumda. Bu noktada altı çizilmesi gereken husus eğitimin bilimsel bir metodoloji çerçevesinde yürütülmesi gerektiğidir. Bu kapsamdaki teknik düzenleme teorinin biyoloji dersinde, inancın ise din kültürü dersinde verilmesini gerektirir. Bu şekli ile genç beyinlerin farklı evsaftaki bilgileri ayrı ve çakışmayan kanallardan alması sağlanacak, sonuçta da nesnel bir şekilde sentez/muhakeme yapabilmeleri mümkün olacaktır.
Eğitimli/eğitimsiz, inançlı/inançsız, her dil, kültür ve coğrafyadaki insanın tarihin başından beri sorduğu en temel soru “biz nereden geldik” sorusudur. Bu soruya inanç yolu ile, biz bugünkü halimizle olduğumuz gibi var olduk, dünya bugünkü hali ile bir anda ortaya çıktı diye cevap verdiğiniz anda yalnızca biyolojiyi değil jeoloji, antropoloji, arkeoloji ve astronomiyi de lağvetmiş olursunuz.
Yüzyılı aşkın bir süredir evrim teorisine bağımlı veya bu teoriden bağımsız olarak yürütülmüş olan araştırmalar ile bu teoriye dayanak oluşturan birçok veriyi üretmiş olan bilim insanlarının bilim yapabilmelerini sağlayan en önemli özelliklerinin “şüphecilik-septisizm” olduğu unutulmamalıdır. Oysa ki vicdani bir mesele olan inançta şüpheye yer yoktur.
Herşeyi olduğu gibi kabul etmenin, insanları diğer bütün canlılardan ayıran en temel özelliği olan merak güdüsünü ortadan kaldıracağı aşikardır. Merak ve şüphe etmeyen bilim insanları olmasaydı bugün tıp, biyoloji, matematik, fizik, kimya ve daha sayısız birçok bilim sahasında elde edilmiş bilgi ve verilerin, bu bilgi ve verilerle oluşturulmuş teknoloji, keşif ve icatların hiçbiri olmazdı.
Bir insanın elinden sorma ve sorgulama hakkını alırsanız, beyninin kablolanması sırasında sorma ve sorgulama fişlerini prizlerinden çekersiniz eğer, etrafınızda meraksız, şüphe etmeyen, her denilene itaat eden bir sürünüz olur. Eğer istediğiniz bu ise.......